WhatsApp Hukuki Asistan

Yeni

Son Karar yapay zeka destekli hukuk asistanınız artık WhatsApp üzerinden cebinizde. Aşağıdaki hizmetlerden dilediğinizi seçerek WhatsApp asistanınıza soru sorarak hemen kullanmaya başlayabilirsiniz.

Hukuki Destek Alma
Hukuki sorularınız için anında uzman desteği alın
Yargıtay ve BAM Kararı Arama
Emsal kararlar ve içtihatlar için arama yapın
Dava Dilekçesi Hazırlama
Yapay zeka ile hızlı ve profesyonel dilekçeler oluşturun
Sözleşme Hazırlama
Özelleştirilmiş sözleşme şablonları oluşturun
Loading Logo

sonkarar

Sayfa Yükleniyor

Son güncelleme: 23 Haziran 2026

DANIŞTAY İDARE DAVA DAIRELERI KURULU

A- A A+

DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU         2024/124 E.  ,  2024/123 K.
"İçtihat Metni" T.C.
D A N I Ş T A Y
İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU
Esas No : 2024/124
Karar No : 2024/123

TEMYİZ EDEN (DAVACI) : … vasisi …

KARŞI TARAF (DAVALI) : Hasım gösterilmemiştir.

İSTEMİN KONUSU : Danıştay Onuncu Dairesinin 01/03/2023 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725, Temyiz No:2021/304 sayılı kararı ile aynı Dairenin 27/05/2021 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

YARGILAMA SÜRECİ :
Dava konusu istem: Burhaniye T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunan davacı tarafından, Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği'nin 8. maddesinin 2. fıkrasının (c) bendi ile 13. maddesinin iptali istenilmiştir.
Daire kararının özeti: Danıştay Onuncu Dairesinin 27/05/2021 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725 sayılı kararıyla;
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 448, 449 ve 462. maddelerine yer verilerek,
Aktarılan hükümlere göre bir yıl veya daha fazla süreli hapis cezasına mahkum olanların cezalarını çekmeye başlamaları üzerine, hükmü icra ile görevli idarenin durumu sulh hukuk mahkemesine hemen ihbar ederek vasi atanmasını sağlamakla yükümlü olduğu; kısıtlının, kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarla ilgili davalar dışındaki davaları, vesayet makamı olan sulh hukuk mahkemesinin izni ile vasisi tarafından veya vasinin tayin edeceği vekili aracılığıyla açabileceği,
Dava dosyasının incelenmesinden; bir yıldan uzun süreli hapis cezasıyla hükümlü olan davacı tarafından açılan davanın, mevzuat uyarınca vasi tarafından veya davacının vasisinin tayin ettiği vekili tarafından açılmadığı; davacının ... Sulh Hukuk Mahkemesi kararıyla kısıtlanarak babası ...'in velayeti altına alındığı, Dairelerinin 29/06/2020 tarih ve E:2020/2717 sayılı ara kararıyla vasi ...'e görülmekte olan davaya vasi sıfatıyla icazet verip vermediğinin sorulduğu, ancak vasi ... tarafından bu ara kararı kendisine 03/10/2020 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen verilen süre içerisinde herhangi bir başvuruda bulunulmaması üzerine Dairelerinin 09/12/2020 tarih ve E:2020/2717 sayılı ara kararı ile davayı takip etme iradesinin "ara kararı gereğinin yerine getirilmemesi durumunda dosyadaki bilgi ve belgelere göre karar verileceği ihtarını" içerecek şekilde vasiye ikinci kez sorulduğu, bu ara kararının da vasi ...'e 16/01/2021 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen verilen süre içerisinde vasi ... tarafından davanın takip edileceği yönünde bir başvuruda bulunulmadığı gibi ara kararına karşılık herhangi bir beyanda da bulunulmadığı görüldüğünden, davacının yasal vasisi konumunda bulunan ...'in görülmekte olan uyuşmazlığı takip iradesinin bulunmadığı sonucuna varıldığı,
Bu durumda, dava açma ehliyetinden yoksun olan davacının vasisi tarafından takip edilmeyen davanın, davacının objektif ehliyet koşulunu taşımadığı gerekçesiyle ehliyet yönünden reddine karar verilmiştir.
Anılan kararın temyiz edilmesi üzerine Danıştay Onuncu Dairesinin 01/03/2023 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725, Temyiz No:2021/304 sayılı kararıyla,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 48. maddesinin 6. fıkrasına yer verilerek,
Davacı tarafından, temyiz isteminde bulunulduğu, davacı vasisi ... tarafından verilen 16/11/2022 kayıt tarihli dilekçe ile davacının temyiz talebine muvafakatının bulunduğunun belirtildiği, ancak temyiz dilekçesinin işleme konulabilmesi için gerekli olan harcın ve posta avansının yatırılmadığı, söz konusu eksikliğin verilen süre içinde giderilmesi gerektiği, aksi halde temyiz isteminden vazgeçilmiş sayılacağı hususunun 08/02/2023 tarihinde davacı vasisine bildirilmesine rağmen, verilen süre içinde eksikliğin tamamlanmadığı gerekçesiyle, Dairelerinin 27/05/2021 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2715 sayılı kararının temyiz edilmemiş sayılmasına karar verilmiştir.

TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacının vasisi tarafından, Danıştay Onuncu Dairesinin 01/03/2023 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725, Temyiz No:2021/304 sayılı kararı ile aynı Dairenin 27/05/2021 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725 sayılı kararının usul ve yasaya aykırı olduğu ve anılan kararların bozulmaları gerektiği ileri sürülmektedir.

DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ …'IN DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kabulü ile Daire kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
İNCELEME VE GEREKÇE:
İLGİLİ MEVZUAT :
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 48. maddesinin 6. fıkrasında, "Temyiz dilekçesi verilirken gerekli harç ve giderlerin tamamının ödenmemiş olması halinde kararı veren merci tarafından verilecek yedi günlük süre içerisinde tamamlanması, aksi halde temyizden vazgeçilmiş sayılacağı hususu temyiz edene yazılı olarak bildirilir. Verilen süre içinde harç ve giderler tamamlanmadığı takdirde, ilgili merci, kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verir. Temyizin kanuni süre geçtikten sonra yapılması veya kesin bir karar hakkında olması halinde de kararı veren merci, temyiz isteminin reddine karar verir. İlgili merciin bu kararları ile bu maddenin 2 nci fıkrasında belirtilen temyiz isteminde bulunulmamış sayılmasına ilişkin kararlarına karşı, tebliğ tarihini izleyen günden itibaren yedi gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir." hükmüne yer verilmiştir.
Aynı maddenin 7. fıkrasında, temyiz dilekçesi verilirken gerekli harç ve giderlerin ödenmemiş olduğunun anlaşıldığı hallerde 6. fıkrada sözü edilen kararların dosyanın gönderildiği Danıştayın ilgili dairesi ve kurulunca kesin olarak verileceği kurala bağlanmıştır.
Öte yandan, 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesinin, ehliyet konusunda yollamada bulunduğu 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yerine yürürlüğe konulan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun "Taraf ehliyeti" başlıklı 50. maddesinde, medenî haklardan yararlanma ehliyetine sahip olanın, davada taraf ehliyetine de sahip olacağı; "Dava ehliyeti" başlığını taşıyan 51. maddesinde ise, dava ehliyetinin, medenî hakları kullanma ehliyetine göre belirleneceği hükümleri yer almıştır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 14. maddesinde, fiil ehliyetsizliği halleri arasında ''kısıtlılık'' hali de belirtilmiş; 407. maddesinde, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkum olan her ergin şahsın kısıtlanacağı; cezayı yerine getirmekle yükümlü makamın, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlü olduğu; 448. maddesinde, vasinin, vesayet altındaki kişiyi bütün hukuki işlemlerde temsil edeceği; 471. maddesinde ise, özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkumiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayetin, hapis halinin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkacağı kuralına yer verilmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Temyiz edilmemiş sayılmasına ilişkin 01/03/2023 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725, Temyiz No:2021/304 sayılı karar yönünden:
Danıştay Onuncu Dairesinin 27/05/2021 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725 sayılı kararına karşı davacı tarafından 23/12/2021 tarihinde temyiz isteminde bulunulduğu ancak temyiz harcı ve posta giderinin yatırılmadığı, 01/02/2022 tarihli yazı ile davacıdan 415,70-TL yargı harcı ve 50,00-TL posta giderinin 15 gün içinde yatırılmasının istenildiği, bu yazının davacıya 03/03/2022 tarihinde tebliğ edildiği, 02/02/2022 tarihli yazı ile de davacının vasisi ...'den 415,70-TL yargı harcı ve 50,00-TL posta giderinin 15 gün içinde yatırılmasının istenildiği, bu yazının vasi ...'e 26/02/2022 tarihinde tebliğ edildiği, davacının 11/03/2022 ve 31/03/2022 tarihli dilekçeleri ile yargı harcının ve posta giderinin ailesi tarafından belirtilen ödeme kanalları aracılığıyla yatırıldığı belirtilmekle birlikte ödemeye ilişkin herhangi bir belgenin dosyaya sunulmadığı görülmüştür.
Öte yandan, ... Sulh Hukuk Mahkemesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararı ile davacının annesi ...'in vasi olarak atandığı, vasi ...'in 16/11/2022 tarihinde kayda giren dilekçe ile davacının temyiz başvusuna icazet verdiğini belirtmesi üzerine Danıştay Onuncu Dairesinin, vasi ...'e 08/02/2023 tarihinde tebliğ edilen 01/02/2023 tarihli müzekkere ile 415,70-TL yargı harcı ile 250,00-TL posta ücretinin tamamlanması, aksi halde temyiz isteminden vazgeçilmiş sayılacağının bildirildiği, bu yazıya cevap verilmediği gerekçesiyle kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Buna karşın dosyanın incelenmesinden, davacının temyiz başvurusunda bulunduğu tarihte vasisi ... tarafından 26/02/2022 tarihinde tebliğ edilen Danıştay Onuncu Dairesinin 02/02/2022 tarihli yazısı ile istenen yargı harcı ve posta giderine karşılık olmak üzere 470,00-TL'nin 07/03/2022 tarihinde Danıştay posta çeki hesabına yatırıldığı, yine davacının sonraki vasisi olan ...'in de 250,00-TL posta giderini 09/02/2023 tarihinde Danıştay posta çeki hesabına yatırdığı görülmektedir.
Bu durumda, süresi içerisinde temyiz harcı ve posta ücretinin yatırıldığı anlaşıldığından, Danıştay Onuncu Dairesinin 27/05/2021 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2715 sayılı kararının temyiz edilmemiş sayılması yolundaki Daire kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.
Davanın ehliyet yönünden reddine ilişkin 27/05/2021 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725 sayılı karar yönünden:
Temyizen incelenen davadaki hukuksal sorun; bir yıldan fazla süreli hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkum olan davacı tarafından dava açılması üzerine, davanın incelenmesi için vasi muvafakatının gerekip gerekmediğine ilişkin bulunmaktadır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulu Kanunu'nun "İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin sınırları" başlığını taşıyan 2. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde; idarî işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan iptal davalarının, idari dava türlerinden biri olduğu hükme bağlanmış, madde hükmünde; bu davaların, idari işlemler nedeniyle menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılacağı belirtilmek suretiyle "dava açma ehliyeti"ne, yani "subjektif ehliyet" kavramına atıf yapılmıştır.
Buna göre, idari yargı mercilerinde idari işlemin iptali istemiyle iptal davası açabilmek için ehliyet yönünden gerekli koşul, dava konusu işlemin, ilgilinin (davacı) hukuksal bir yararını ihlal etmesidir.
Bununla birlikte, 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesinde ehliyet konusunda da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na atıfta bulunulmuştur.
6100 sayılı Kanun'un 50. maddesi hükmü, Medeni Hukuka göre hak sahibi olma durumunu yani hak ehliyetini (subjektif/kişisel ehliyet), 51. maddesi hükmü de; fiil ehliyeti yani medeni hakları kullanma ehliyetini (objektif/nesnel ehliyet) usul hukukuna taşımıştır.
Bu hükümlere göre bir kimsenin yargı mercilerinde bizzat kendisi ya da vekili aracılığı ile dava açabilmesi için; bir hukuksal yararının ya da dava yoluyla elde edebileceği bir hakkının olması (subjektif/kişisel koşul) ve medeni hakları bizzat kullanma yani fiil ehliyetinin bulunması (objektif/nesnel koşul) gerekmektedir.
Bakılan davada, davayı açmadan önce, davacının hakkında açılan ceza davasında bir yıldan fazla süreli hapis cezasına mahkum olduğu görülmüştür.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun davanın açıldığı ve Dairece karar verildiği tarihte yürürlükte bulunan 407. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, medeni hakları kullanma ehliyeti bakımından davacının kısıtlı hale geldiği, "sınırlı ehliyetsiz" durumuna düştüğü ve kısıtlanan kimselere 4721 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerine göre vasi atanacağı ve vasi atanan kimsenin medeni haklarını kullanma konusunda vasinin izniyle hareket edeceği konusunda tereddüte yer bulunmamaktadır.
Ancak, 4721 sayılı Kanun'un ayırt etme gücüne sahip küçükler ile kısıtlıların yani "sınırlı ehliyetsiz"lerin fiil ehliyeti bakımından hukuksal durumlarını düzenleyen "Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar" başlıklı 16. maddesinde; "Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir.
Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar," hükmüne yer verilmiştir.
4721 sayılı Kanun'un 16. maddesi birinci fıkrasının birinci cümlesinde, kısıtlıların (sınırlı ehliyetsiz) yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça bizzat kendi işlemleri ile borç altına giremeyecekleri vurgulanmıştır. Aynı fıkranın ikinci cümlesinde ise; karşılıksız kazanmalarda ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rızanın gerekli olmadığı ifade edilmiştir.
Şu halde kısıtlılar kendi işlemleri ile borç altına giremezler, kanun koyucu üzerinde durulan Kanun maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü ile, esasında kısıtlıların fiil ehliyetini; kendilerini borç altına sokan hukuksal işlemler bakımından sınırlamış, hukuksal işlem veya muamelenin kısıtlıyı borç altına sokucu bir niteliği yok ise o işlem veya muameleleri yapabilmesine izin vermiştir. Kanun koyucu bu açıklamayı yapmakla yetinmemiş, aynı fıkranın ikinci cümlesi ile de oluşabilecek tereddütleri gidermek adına, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada ve karşılıksız kazanmada bu rızanın gerekli olmadığı hükmü ile de birinci fıkra, birinci cümle hükmünü çok daha açık ve somut bir niteliğe kavuşturmuştur.
4721 sayılı Kanun'un kısıtlılara vasi atanmasını öngörmesindeki esas amaç, kısıtlanan kimsenin hukuksal muameleleri yaparken hukuksal yararlarının korunmasının sağlanmasıdır. Özellikle hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olma nedeniyle kısıtlanan kimselerin, cezası infaz olunurken bizzat kendi fiilleri ile hukuksal işlemler yapma imkanı sınırlı bulunmaktadır.
Kısıtlıların (sınırlı ehliyetsiz) dava açmaları, 4721 sayılı Kanun'un yukarıya alınan 16. maddesi hükmü açısından irdelendiğinde;
Dava açma hakkı; kullanılması kişiye sıkı sıkıya bağlı olma niteliği barındıran kamu hukuku ve özel hukuk alanlarının her ikisini birden ilgilendiren mutlak bir haktır.
Dava açma veya açtığı bir davada kanun yollarına başvurma muamelesi; kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olmanın yanı sıra, kişiyi borç altına sokacak nitelikte bir hukuksal işlem veya eylem de değildir. Aksine, davalar gerçek veya tüzel kişiler tarafından; kişi varlığında ya da mal varlığında başka kimselerin eylem veya işlemleri ile veya edimlerini yerine getirmemesi nedeniyle meydana gelen eksilme ya da eksilme tehlikesinin giderilmesinin sağlanması amacıyla ile açılır. Böyle bir hakkın kullanılmasına rıza göstermemeye vasinin dahi yetkisi bulunmamaktadır. Vasi, davada haksız çıkma ihtimaline binaen bile bu hakkın kullanılmasına izin vermemezlik edememelidir. Zira, davada haklı ya da haksız olma durumu, vasinin takdir edebileceği bir husus değildir.
Özel hukuk alanında öğretide haklar; hakimiyet hakları, talep hakları ve 20. yüzyıl başlarından itibaren bu iki hak türünün bir kısım doğal hakların korunması açısından yetersiz kalması ile ortaya çıkan inşai haklar olarak üç grup olarak tasnif edilmiştir. Hakimiyet hakları ve talep hakları, az önce ifade edilen kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardır. Bu hakların korunması ve bu hakların karşı karşıya kaldığı tehlikelerin bertaraf edilmesi amacına yönelik olarak dava açılması da kişiye sıkı sıkıya bağlı olan haklardandır.
İnşai haklar ise hakimiyet ve talep hakları gibi eksilme ve el atmaya uğrama tehlikesine maruz kalan haklardan değildir, ancak bunların bir kısmı da kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardır, evlenme boşanma gibi. Bundan başka bazı inşai hakların şahsa sıkı sıkıya bağlılığı mutlak bir özellik olmayabilir, işgal ya da kazandırıcı zaman aşımı ile mülkiyet hakkının kazanılması gibi.
Bazı inşai hakların elde edilmesi için dava açılması büyük maddi külfetlere neden olabilir veya sözleşme ile belirlenen ilgiliye yüküm yükleyen ve alacak (talep hakkı) doğuran ve sözleşmede dava yoluna başvurma hakkının kullanılması ve haksız çıkılması halinde, sözleşmenin sağladığı hukuki ve maddi yarardan daha yüksek bir haksız çıkma tazminatı gibi yaptırımların öngörüldüğü durumlarda; vasinin kısıtlıya izin vermesi gerekliliği tartışılabilir. Ancak bu örnekleme yoluyla tanımlanmaya çalışılan hallere benzeyen durumlar dışında, dava açma hakkının kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğu ve hakkın korunması amacıyla açılan davaların sınırlı ehliyetsiz olan kısıtlılar tarafından kanuni temsilcinin izni aranmaksızın doğrudan açılabileceğinin kabulü zorunludur.
Konunun idari işlemin ve idari davanın kendine özgü nitelikleri açısından irdelenmesi durumunda;
Öznel (bireysel) işlemler; işlemin lehine ya da aleyhine hukuksal durum yaratması istenilen gerçek ya da tüzel kişinin adı belirtilmek suretiyle tesis edilir. Bu işlemlerden aleyhe hukuksal durum yaratanlara karşı yetkili ve görevli idari yargı merciinde dava açma; Anayasa'da tanımlanmış ve İdare Hukuku alanını düzenleyen kanunlarda tekrarlanmış ve kullanma usulü gösterilmiş mutlak bir haktır. Bu tür işlemlerin hukuk öznesinin (suje) adı belirtilmek suretiyle tesis edilmiş olması; "hakka kişiye sıkı sıkıya bağlı olma" niteliği kazandırmaktadır.
Öte yandan aleyhe tesis edilen öznel (bireysel) işlemler her zaman kişi varlığında ya da mal varlığında eksilme veya eksilme tehlikesi yaratan işlemlerdir. Dolayısıyla, bu işlemlerin iptali için açılan davalar, (yargılama giderleri dışında) parasal veya başka türlü borç doğurucu davalar olmayıp tam aksi, kişi veya mal varlığında gerçekleşen eksilme ya da eksilme tehlikesini bertaraf edici, ortadan kaldırıcı davalardır. Bu nedenle, sınırlı ehliyetsiz olan kısıtlı olan kimseler tarafından açılan iptal davaları; Medeni Kanun'un 16. maddesi kapsamında kalan ehliyetsizliğe istisna getiren hak kapsamında kalmaktadır.
Hukuksal tartışmaya neden olan husus; 6100 sayılı Kanun'un "Taraf ehliyeti" ve "Dava ehliyeti" başlıklı 50. ve 51. maddelerinin Medeni Kanun'a yaptığı atfın, fiil ehliyetini düzenleyen genel hükümlerine göre anlaşılması, Medeni Kanun'un 16. maddesi ile fiil ehliyetinin kısıtlanmasına sınır getiren istisna maddesinin dikkatten kaçırılmasıdır.
Dava konusu Açık Ceza İnfaz Kurumlarına Ayrılma Yönetmeliği'nin 8. maddesinin 2. fıkrasının (c) bendi ile 13. maddesinde kapalı kurumlardan firar edenler ile açık kurumlardan ikinci kez firar etmiş olanların, firar tarihinden önce kesinleşmiş olan cezaları ve koşullu salıverilme tarihine kadar kesinleşerek infazına başlanacak olan cezalarının tamamının kapalı kurumlarda infaz edileceği düzenlenmiştir. Bu davanın açılması davacı bakımından borç doğurucu bir hukuksal işlem veya eylem olmayıp, tam aksine yargı merciince haklı bulunması halinde, kişi ve mal varlığında gerçekleşmiş olan eksilmeyi ortadan kaldırmayı, gidermeyi sağlayan bir hukuksal imkan olduğundan bu imkanın kullanılmasını kanuni temsilcinin (vasi) rızasına veya iznine bağlamak; Medeni Kanun'un yukarıda ayrıntılı bir biçimde üzerinde durulan hükmü ile bağdaştırılabilir bir yaklaşım değildir.
Kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan ergin kişinin kısıtlanmasını öngören ve buna ilişkin usulü düzenleyen 407. ve 471. maddeleri, Anayasa Mahkemesinin 22/03/2023 tarih ve E:2022/105, K:2023/54 sayılı kararı ile; "(...) 29. Diğer yandan Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca sınırlamanın ölçülü olup olmadığının da değerlendirilmesi gerekir. Anayasa’nın anılan maddesinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.
30. Bu bağlamda kuralın, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olmaları nedeniyle ceza infaz kurumunda cezasını çeken kişilerin şahsen ve mal varlıkları yönünden korunmalarının sağlanmasıyla hak ve menfaatlerinin zarar görmesinin engellenmesi amacına ulaşma bakımından elverişsiz olduğu söylenemez.
31. Kural ile özgürlüğü bağlayıcı bir ceza nedeniyle hükümlünün, özellikle şahsi ve mal varlığıyla ilgili bazı hukuki işlemleri yapamayacağından kendisine kanun gereğince mutlak olarak vasi atanmasıyla korunması amaçlanmaktadır. Ancak bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan kişilerin ayırt etme gücünü haiz ve herhangi bir vasi atanmaksızın kendi işlemlerini yürütebilecek durumda oldukları açıktır. Dolayısıyla hükümlü, kendi işlemlerini görebilecek durumda olup olmadığı değerlendirilmeksizin kendisine vasi atanmasıyla kural olarak vasinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremeyecek, özellikle mal varlığıyla ilgili kimi işlemlerde vesayet ve denetim makamlarının izni gerekecek, kişiye sıkı sıkıya bağlı nişanlanma ve evlenme gibi işlemler için dahi öncelikle vasinin rızası aranacak, kefalet, vakıf kurmak, önemli bağışlarda bulunmak için vasinin onayı olsa da herhangi bir işlem yapamayacaktır. Böylece hükümlünün şahsi gözetimi ve mal varlığının idaresi adına özel hayatın korunması ve mülkiyet haklarına büyük ölçüde sınırlama getirilmektedir.
32. Bu bağlamda kuralla hükümlünün gerçekten korunmasını gerektiren durumların bulunup bulunmadığının araştırılıp ancak böyle bir durumun varlığı hâlinde vesayet kararı verilmesi hususunda mahkemeye takdir hakkı tanınmamakta ya da ihtiyaçları dikkate alınarak hükümlünün ergin ve ayırt etme gücünün bulunması nedeniyle vesayete göre kişinin ehliyetini daha az sınırlayan ve daha dar koruma sağlayan yasal danışmanlık ve kayyımlık atamasına imkân sağlanmamaktadır. Dolayısıyla kuralın ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmadığını, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Bu nedenle kuralla hükümlüye zorunlu olarak vasi atanmasının hükümlünün korunması amacı bakımından gerekli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
33. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13., 20. ve 35. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Kural, Anayasa’nın 13., 20. ve 35. maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa’nın 48. ve 49. maddeleri yönünden incelenmemiştir.
B. Kanun’un 407. Maddesinin İkinci Fıkrası ile 471. Maddesinin İncelenmesi
34. 4721 sayılı Kanun’un 407. maddesinin birinci fıkrasının iptali nedeniyle anılan maddenin ikinci fıkrası ile 471. maddesinin uygulanma imkânı kalmamıştır. Bu nedenle söz konusu fıkra ve madde 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası kapsamında değerlendirilmiş ve bu kurallar yönünden Anayasa’ya uygunluk denetiminin yapılmasına gerek görülmemiştir.
IV. İPTALİN DİĞER KURALLARA ETKİSİ
35. 6216 sayılı Kanun'un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrasında kanunun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün belirli kurallarının iptali, diğer kurallarının veya tümünün uygulanmaması sonucunu doğuruyorsa bunların da Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilebileceği öngörülmektedir.
36. 4721 sayılı Kanun'un 407. maddesinin birinci fıkrasının iptali nedeniyle anılan maddenin uygulanma imkânı kalmayan ikinci fıkrası ile 471. maddesinin 6216 sayılı Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince iptalleri gerekir. (...)" gerekçesiyle iptal edilmiş, bu kararın, Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra
yürürlüğe girmesine karar verilmiştir.
Bu durumda, yukarıda yer verilen açıklamalar ile Anayasa Mahkemesinin anılan kararı birlikte değerlendirildiğinde, davacının vasisinin icazeti olmaksızın dava açabileceği sonucuna varılmaktadır.
Bu itibarla, davanın ehliyet yönünden reddi yolundaki Daire kararında hukuki isabet bulunmamaktadır.

KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle;
1. Davacının temyiz isteminin kabulüne;
2. Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle ehliyet yönünden reddine ilişkin Danıştay Onuncu Dairesinin temyize konu 27/05/2021 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725 sayılı kararı ile bu kararın temyiz edilmemiş sayılmasına ilişkin 01/03/2023 tarih ve E:2020/2717, K:2021/2725, Temyiz No:2021/304 sayılı kararının BOZULMASINA,
3. Tekemmülü sağlanmak üzere dosyanın anılan Daireye gönderilmesine,
4. Kesin olarak, 25/01/2024 tarihinde esasta oybirliği, gerekçede oyçokluğu ile karar verildi.

GEREKÇEDE KARŞI OY
X- 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesi, ehliyet konusunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa yollama yapmış olup, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda da taraf ehliyetinin medeni haklardan yararlanma, dava ehliyetinin ise medeni hakları kullanma ehliyetine göre belirleneceği hükme bağlanmıştır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 14. maddesinde, fiil ehliyetsizliği halleri arasında ''kısıtlılık'' hali de belirtilmiş; 407. maddesinde, bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkum olan her ergin şahsın kısıtlanacağı; cezayı yerine getirmekle yükümlü makamın, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlü olduğu; 471. maddesinde ise, özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkumiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayetin, hapis halinin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkacağı kuralına yer verilmiştir.
Anılan Kanun’un 407. ve 471. maddeleri her ne kadar Anayasa Mahkemesi kararı ile iptal edilmiş olsa da; ortada, adli yargı yerince verilmiş ve geçerliliğini koruyan bir vesayet kararının bulunması karşısında, Kanun'un 448. maddesinde yer alan, vasinin, vesayet altındaki kişiyi bütün hukuki işlemlerde temsil edeceği ve 462. maddesinin sekizinci fıkrasında yer alan acele hallerde vasinin geçici önlemler alma yetkisi saklı kalmak üzere, dava açma, sulh olma, tahkim ve konkordato yapılmasında vesayet makamının izninin gerekli olduğu kuralları uyarınca, davacının vasisinden, davanın açılmasına icazetinin olup olmadığının sorulması ve buna ilişkin vasi beyanının verilen süre içerisinde dosyaya ibraz edilmesinin istenilmesi; vasinin herhangi bir beyanda bulunmaması halinde davanın açılmasına icazet verdiğinin kabulü gerekmektedir.
Uyuşmazlıkta, temyizen incelenen bu davayı takip edip etmeyeceği Dairece yapılan ara kararıyla iki kez sorulmasına ve bu ara kararları usulüne uygun şekilde tebliğ edilmesine rağmen vasi tarafından herhangi bir cevap verilmediği anlaşılmakla birlikte, vasi itiraz etmediği müddetçe açılan davaya icazet verdiğinin kabulü gerektiğinden, vasinin ara kararlarına cevap vermemiş olması nedeniyle davayı takip iradesinin bulunmadığı sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın ehliyet yönünden reddi yolundaki Daire kararında hukuki isabet bulunmadığı sonucuna varılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulü ile Daire kararının, yukarıda belirtilen gerekçeyle bozulması gerektiği oyuyla, karara gerekçe yönünden katılmıyoruz.