Danıştay 8. Daire Başkanlığı 2018/2958 E. , 2023/8134 K.
"İçtihat Metni" T.C.
D A N I Ş T A Y
SEKİZİNCİ DAİRE
Esas No : 2018/2958
Karar No : 2023/8134
TEMYİZ EDEN (DAVACI): … Sigorta A.Ş.
VEKİLİ: Av. …
KARŞI TARAF (DAVALILAR):
1- … Belediye Başkanlığı
VEKİLİ: Av. …
2- … Genel Müdürlüğü
VEKİLİ: Av. …
3- … Büyükşehir Belediye Başkanlığı
VEKİLİ: Av. …
İSTEMİN KONUSU: … Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
YARGILAMA SÜRECİ:
Dava konusu istem: Mersin İli'nde 03/03/2014 tarihinde meydana gelen yağış nedeniyle davacı şirket tarafından, sigorta güvencesi altına alınan işyerinde oluştuğu iddia edilen maddi zararlara karşılık olarak ödenen 290.513,00 TL'nin tazminatın işyeri sahibine ödemenin yapıldığı tarih olan 25/04/2014 tarihinden itibaren yasal faiziyle tazminine karar verilmesi istenilmektedir.
İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: ... İdare Mahkemesince verilen … tarih ve E:…, K:… sayılı kararda; davacının sigortaladığı işyerinin depo olarak kullanılan bodrum katının imara ilişkin yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesi ile işyeri açma ve çalışma ruhsatının bulunmadığı, 20/04/2017 tarihinde yapılan ara karar cevabında görülmekle, sigorta şirketince bu ruhsat ve izinlerin bulunup bulunmadığının tespitinden sonra sigorta sözleşmesi yapılması, sözleşmenin geçerliliğini etkileyen yasal bir zorunluluk olduğundan, sigortacının sigortalayacağı işyerinin kanunen bulunması gereken ruhsatlar ve/veya izinlerine ilişkin bir araştırma yapmaksızın, sigortalaması halinde, basiretli bir tacir gibi hareket etmemesi nedeniyle ağır kusurlu olacağı, bu kusurlu fiilin davalı idareler tarafından kamu hizmetlerinin sunulması sırasında işlenen kusurlu fiiller ile zarar arasındaki illiyet bağını kestiği ve sigortacının ağır kusuru nedeniyle zararın tamamından tek başına sorumlu olduğu, davalı idarelerin tazminat sorumluluklarının olayda gerçekleşmediği sonucuna ulaşıldığı gerekçesiyle davanın reddine ve 23.380,78 TL nispi vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idarelere ödenmesine karar verilmiştir.
Bölge İdare Mahkemesi kararının özeti: İstinaf başvurusuna konu Mahkeme kararının hukuka ve usule uygun olduğu ve davacı tarafından ileri sürülen iddiaların söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediği belirtilerek 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 45. maddesinin 3. fıkrası uyarınca istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir.
TEMYİZ EDENİN İDDİALARI: Davacı şirket tarafından, sigortalı iş yerinin ruhsatsız olmadığı, söz konusu hasarın miktarı, ruhsatın olup olmadığına ilişkin keşif yapılmadığı, emsal kararlara göre bilirkişi ve keşif yapılmayan dosyaların bozulmasına karar verilmesi gerektiği, sigorta sözleşmesinin geçersiz sayılamayacağı, söz konusu yağış miktarının doğal afet kapsamına girmeyeceği, doğal afetin kusur bakımından illiyet bağını kesilebilmesi için idarenin kusurları araştırılması sonucunda idarenin kusuru bulunmaması halinde söz konusu olabileceği ileri sürülmektedir.
KARŞI TARAFIN SAVUNMASI: Davalı idarelerden Mersin Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Mersin Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından, istemin reddi gerektiği savunulmakta olup, Yenişehir Belediye Başkanlığı savunma verilmemiştir.
DANIŞTAY TETKİK …'NIN DÜŞÜNCESİ: Temyize konu kararın vekalet ücreti yönünden düzeltilerek onanması gerektiği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Danıştay Sekizinci Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra dosyanın tekemmül ettiği anlaşıldığından yürütmenin durdurulması istemi hakkında bir karar verilmeksizin gereği görüşüldü:
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
Vekalet ücreti dışında temyize konu Bölge İdare Mahkemesi kararının incelenmesi:
Bölge idare mahkemeleri tarafından verilen kararların temyiz yolu ile incelenip bozulabilmeleri 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde yazılı nedenlerin bulunmasına bağlıdır.
Temyizen incelenen karar usul ve hukuka uygun olup, dilekçelerde ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
Kararın davalı idareler lehine hükmedilen vekalet ücretine yönelik kısmı yönünden yapılan inceleme:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 90. maddesinin son fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir.
Yine, Anayasa'nın 148. maddesinin 3. fıkrasında ise, “Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilir.” hükmü yer almıştır.
Benzer başka bir tam yargı davası sonucunda, davacı aleyhine hükmedilen vekalet ücretinin, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunan hak arama hürriyeti ve mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuru sonucunda verilen Anayasa Mahkemesinin 07/11/2013 gün ve Başvuru No:2012/791 numaralı kararında konuya ilişkin temel ilkeler ortaya konulmuştur.
Buna göre, “Sözleşmenin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde, mahkemeye erişim hakkına açıkça yer verilmemişse de maddenin, (1) numaralı fıkrasındaki “herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, … bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini istemek hakkı...” ifadeleri çerçevesinde ve hakkın doğası gereği mahkemeye erişim hakkını da kapsadığının kabulü gerekir.
Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hale getiren, bir başka ifadeyle mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir.
Dava sonucundaki başarıya dayalı olarak taraflara vekâlet ücreti ödeme yükümlülüğü öngörülmesi de bu kapsamda mahkemeye erişim hakkına yönelik bir sınırlama oluşturur. Böyle bir sınırlamanın meşru görülebilmesi için kamu yararı ile birey hakkı arasında makul bir dengenin gözetilmiş olması gerekir. Bu yükümlülüklerin kapsamını belirlemek kamu otoritelerinin takdir yetkisi içindedir. Öngörülen yükümlülükler dava açmayı imkânsız hale getirmedikçe ya da aşırı derece zorlaştırmadıkça mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği söylenemez. Dolayısıyla davayı kaybetmesi halinde başvurucuya yüklenecek olan vekâlet ücreti bu çerçevede değerlendirilmelidir. (B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38 - 39)
Buna karşılık bir hukuki uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyan başvurucuların, reddedilen dava konusu miktar üzerinden hesaplanan vekâlet ücretini karşı tarafa ödemeye mahkûm edilmeleri ihtimali veya olgusu, belirli dava koşulları çerçevesinde mahkemeye başvurmalarını engelleme ya da mahkemeye başvurmalarını anlamsız kılma riski taşımaktadır. Bu çerçevede, davanın özel koşulları çerçevesinde masrafların makullüğü ve orantılılığı, mahkemeye erişim hakkının asgari sınırını teşkil etmektedir.
(...) Taraflardan birinin yargılamadaki başarı oranına göre kazanılan veya kaybedilen değer oranında lehine veya aleyhine mahkeme masraflarının hükmedilmesine yönelik düzenlemeler mahkemeye erişim hakkına müdahale oluşturmakta ise de abartılı, zorlama veya ciddiyetten yoksun talepleri disipline etmeye yönelik orantılı müdahaleler meşru görülebilir.
Ancak, yukarıda da ifade edildiği üzere, bu sınırlamaların hakkın özüne zarar vermeyecek nitelikte, meşru bir amaca dayalı ve kullanılan aracın sınırlama amacı ile orantılı olması, kamu yararının gerekleri ile bireyin hakları arasında kurulmaya çalışılan adil dengeyi bozacak şekilde birey aleyhine katlanılması zor külfetler yüklenmemiş olması gereklidir.” denilmektedir.
Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan değerlendirmelere göre, istenen tazminatın reddedilmesi üzerine belirli bir oranının karşı tarafa vekâlet ücreti olarak ödenmesi yükümlülüğü öngörülmesi tek başına mahkemeye erişim hakkını ihlal eden bir müdahale olarak nitelendirilemeyecektir. Ancak her bir uyuşmazlığın kendine özgü niteliklerinin ve uyuşmazlığa konu olayın, davacıların mahkemeye erişim hakkı üzerinde farklı sonuçlar doğurabilmesi de mümkündür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 36533/04 başvuru numaralı Mesutoğlu - Türkiye kararında özetle; mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığı, bazı sınırlamalara tabi olabildiği, bununla birlikte, getirilen kısıtlamaların, hakkın özünü ortadan kaldıracak ölçüde, kişinin mahkemeye erişimini engellememesi gerektiği, mahkemeye erişim hakkına getirilen bu tür sınırlamaların ancak meşru bir amaç güdüldüğü takdirde ve hedeflenen amaç ile başvurulan araçlar arasında makul bir orantı olması halinde Sözleşmenin 6/1. maddesi ile bağdaşabileceği, bu ilkelerden hareketle, dava açma hakkının doğal olarak yasayla belirlenen şartları olmakla birlikte, mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyetine halel getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan, kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir gevşeklikten kaçınılması gerektiği belirtilmektedir.
Dosyanın incelenmesinden, İdare Mahkemesince gerekçeli kararın hüküm fıkrasında reddedilen maddi tazminat miktarı üzerinden nispi olarak hesaplanan 23.380,78 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idarelere verilmesine karar verildiği görülmektedir.
Yukarıda açıklanan şekilde davacının, kullandığı Anayasal hakları nedeniyle olağan dışı ağırlıkta bir mali yük altında kalmış olması, bu durumun Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı üzerinde olağan dışı bir kısıtlama oluşturması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 36553/04 başvuru numaralı Mesutoğlu-Türkiye kararında mahkemelerin yargılama usullerini uygularken davanın hakkaniyetine halel getirecek kadar abartılı şekilcilikten kaçınmaları gereğini vurgulaması ile somut olayın koşulları bir arada değerlendirildiğinde, davacı aleyhine nispi vekalet ücretine hükmedilmemesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Bu durumda, İdare Mahkemesince verilen gerekçeli kararın hüküm fıkrasının "A.A.Ü.T uyarınca hesaplanan 23.380,78-TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idarelere verilmesine," kısmının, "A.A.Ü.T uyarınca maktu olarak belirlenen 990 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı idarelere verilmesine," şeklinde düzeltilmesi gerekmektedir.
KARAR SONUCU:
Açıklanan nedenlerle,
1. Temyiz isteminin reddine
2. … Bölge İdare Mahkemesi ... İdari Dava Dairesinin … tarih ve E:…, K:… sayılı kararının DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
3. Temyiz giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, yürütmenin durdurulması istemi hakkında bir karar verilmediğinden … TL yürütmenin durdurulması harcının istemi halinde davacıya iadesine, posta gideri avansından artan tutarın Mahkeme tarafından iadesine,
4. Kesin olarak, 29/12/2023 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY : (X)- Dava; Mersin İli'nde 03/03/2014 tarihinde meydana gelen yağış nedeniyle davacı şirket tarafından sigorta güvencesi altına alınan işyerinde oluştuğu iddia edilen maddi zararlara karşılık olarak ödenen 290.513,00 TL'nin tazminatın işyeri sahibine ödemenin yapıldığı tarih olan 25/04/2014 tarihinden itibaren yasal faiziyle tazminine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun "Halefiyet" başlıklı 1472. maddesinde, "(1) Sigortacı, sigorta tazminatını ödediğinde, hukuken sigortalının yerine geçer. Sigortalının, gerçekleşen zarardan dolayı sorumlulara karşı dava hakkı varsa bu hak, tazmin ettiği bedel kadar, sigortacıya intikal eder. Sorumlulara karşı bir dava veya takip başlatılmışsa, sigortacı, mahkemenin veya diğer tarafın onayı gerekmeksizin, halefiyet kuralı uyarınca, sigortalısına yaptığı ödemeyi ispat ederek, dava veya takibi kaldığı yerden devam ettirebilir." hükmü yer almaktadır.
Aynı Kanunun "Geçerli Olmayan Sigorta" başlıklı 1404. maddesinde "Sigorta ettirenin veya sigortalının, kanunun emredici hükümlerine, ahlâka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı bir fiilinden doğabilecek bir zararını teminat altına almak amacıyla sigorta yapılamaz." hükmü bulunmaktadır.
5684 sayılı Sigortacılık Kanunu'nun "Sigorta Sözleşmeleri" başlıklı 11. maddesinde "(1) Sigorta sözleşmelerinin ana muhtevası, Müsteşarlıkça onaylanan ve sigorta şirketlerince aynı şekilde uygulanacak olan genel şartlara uygun olarak düzenlenir. Ancak, sigorta sözleşmelerinde işin özelliğine uygun olarak özel şartlar tesis edilebilir. Bu hususlar, sigorta sözleşmesi üzerinde ve özel şartlar başlığı altında herhangi bir yanılgıya neden olmayacak şekilde açık olarak belirtilir. " düzenlemesine yer verilmiştir.
Sigorta şirketlerinin isteyebileceği belgelerin Hazine Müsteşarlığınca belirlenen genel şartlar çerçevesinde istenebileceği, sigorta poliçesinde yazılı genel şartların incelenmesinde ruhsat belgelerinin isteneceğine ilişkin bir şartın bulunmadığı görülmektedir.
Bir sigorta sözleşmesinin geçerli olup olmadığı yolundaki sıhhatine ilişkin irdelemenin özel hukuk alanına ait bir sorun olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. Bu nedenle idari yargı organlarınca, özel hukuk alanına ait bir sözleşmenin gecerliliği hakkında, idare hukuku kapsamındaki ruhsat düzenlemelerinden yola çıkılarak, sözkonusu özel hukuk sözleşmesinin hukuka aykırı olduğu, dolayısıyla da hizmet kusuru ile zarar arasındaki illiyet bağının tamamen ortadan kalkacağı yargısına varılamaması gerekir.
Zira, işyerinin işyeri ruhsatının bulunmaması hali sigortalı ve davacı sigortalayan yönünden kusur oluşturmakla birlikte, idari hizmet kusuru nedeniyle oluşan zararı sigortalısına ödeyen sigortacının halefiyet ilişkisi kapsamında idareye rücu imkanını ortadan kaldırmayacağı, Türk Ticaret Kanununun 1404. maddesinin hukuka aykırı bir fiilden kaynaklanacak zararların sigorta edilmesini engellemeyi amaçladığı, dava konusu olayda ise zarara sebep olan olayın su basmasından ibaret olduğu ve kanuna, genel ahlaka ya da kamu düzenine aykırı bir fiil olarak tanımlanmasının mümkün olamayacağı açıktır.
Bu durumda, bir işyerinin ruhsat veya izinlerinin bulunmaksızın kullanılması esnasında idarelerin hizmet kusurundan kaynaklanan fiillerden dolayı hasara uğraması halinde, oluşan zarar hesaplanırken işyeri sahibinin de ancak müterafik kusurundan bahsedilebilecek ve müterafik kusur nedeniyle zarar görenin kusuru oranında tazminattan indirim yapılabilecektir. Nitekim, işyeri veya bina sahiplerince bizzat açılan davalarda Dairemizin uygulaması da bu yöndedir. Şu halde, sigortalayan şirketin sorumluluğunun (halefiyet ilişkisi çerçevesinde) sigortalanan işyeri sahibinin sorumluluğu (kusuru) oranında, başka bir ifadeyle işyeri sahibinin zarara sebebiyet veren olayın oluşumundaki katkısı nispetinde olması, tazminat hesaplamasının da buna göre yapılması gerektiğinden, Bölge İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği görüşüyle çoğunluk kararına katılmıyorum.
Dilekçeniz oluşturuluyor. Bu süreç biraz zaman alabilir, ancak sıkılmamanız için aşağıda dilekçe oluşturulmasını istediğiniz konuda benzer içtihatları listeledik. İncelemek isteyebilir veya bekleyebilirsiniz. Dilekçeniz oluşturulduktan sonra ekranda sizinle paylaşılacaktır. Sabrınız için teşekkür ederiz!